Nitelikli

İlk gönderinin planlanan ilk gönderi olmaması durumu, saf gençlik evresi, ahmet telli ve şiir

İlk gönderim blog adının neden "mavi kalemli biri" olduğuna dair birkaç satırdan ibaret olacaktı ki zannediyorum birkaç satırı çokça geçecekti ama orası mühim değil. Peki, neden ilk gönderi blog adıyla alakalı değil de siz şuan planlanmamış bu ilk gönderiyi okuyorsunuz? Çünkü Ahmet Telli öldü. Ölmesi de mühim değil aslında, yani mühim -edebiyat camiasının başı sağ olsun- çok da sevdiğim bir şairdir, üzüldüm ama benim için asıl mühim olan bu haberi aldığımda aklımda beliren o sahne aslında...

Henüz on dokuz yaşındayken, İstiklal Caddesi'ni hâlâ seviyorken, saf bir gençlik evresindeyken -sanırım o evre bende epeyce uzun sürdü- elbette sevdiğim başka şeyler de vardı. Kalabalığın arasına her karıştığımda görmemenin imkânsız olduğu kırmızı nostaljik travmay mesela, şimdi kırk yılda bir gittiğimde görsem de pek etki etmiyor bana. Ama o zamanlar çok sevip hâlâ bayıldığım şeylerden biri de işten çıkıp hemen kendimi o kalabalığın arasına atmak ve ilk iş Mephisto'ya uğramaktı. O gün de diğerlerinden farklı değildi aslında. Kitaplar arasında dolaştım, evirip çevirdim, kokladım, birkaç DVD baktıktan sonra şiir bölümüne geldim ve alt raflardan birinde gözüme bir kitap ilişti. Kitabı aldım, rastgele açtığım ilk sayfada kitaba adını veren şiir bir güzel selam çaktı bana. Ahmet Telli'nin Çocuksun Sen şiirinden bahsediyorum. Şiiri okuduğumda o kadar afallamıştım ki bu kadar olur. O şiir bana birini hatırlatmıştı, anında kararımı verdim, bu kitabı ona hediye edecektim. Şiirin olduğu sayfanın kenarını da bir güzel katladım ki okumaması için hiçbir bahane kalmasın.

Kaç gün geçti bilmem, bahsettiğim arkadaşımla -yersen- buluşmaya karar verdik, iş çıkışıma gelecekti, geldi de. Yemek mi yedik, kahve mi içtik, bir yerlere oturmaya mı gittik hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım Taksim'den Balat'a kadar yürüdüğümüz. Kaç dakika sürdü acaba o yürüyüş? En sonunda yorulduk tabii biz de insanız, saat de geç olmuş sahilde boş bir bank bulup oturduk. Deniz üzerinde sandallar salınıyor, hafif bir esinti de var çıkarıp verdim kitabı. Hediye paketi de yaptırmışım bir güzel, yırtıldı tabii paket, kim uğraşacak o kadar bantla. Sonra ben işaretlediğim sayfayı açıp gösterdim okumasını istedim. O okurken ben de yanında öyle durup bekledim. Okumayı bitirince önce "beni anlatıyor," dedi sonra "seni anlatıyor," diye bitirdi yorumunu. Beğenmişti, sevinmiştim. Sonra biraz konuştuk ama ne konuştuğumuz önemli değil aslında. Önemli olan onda çokça olan kelimeler bitip, bendeki ufakcık tefecik kelimeler de tükenince öylece orada oturup kalmış olmamız. Ahmet Telli'nin öldüğünü öğrendiğimde ilk önce ne o kişi geldi aklıma, ne de kitabı aldığım gün. Aklıma ilk gelen şey Balat'ta denize karşı bir bankta yan yana oturmuş olan o iki gencin fotoğrafıydı. O zamanlar yazdığım bir şiirde "Kıvrımlarını hatırlıyorum Balat’ın." demişim. Evet ve hâlâ hatırlıyorum. 

Çok tuhaf değil mi? Bir zamanlar sevdiğinizi sandığınız kişinin yüzünü değil, beraber geçirdiğiniz birçok günden birini değil, sadece tek bir anı, tek bir duruşu hatırlıyor olmak. Aynı kitaptan sonra kendime de aldım, az önce baktım 2012 diye tarih atmışım, koskoca on dört sene. İşte böyle... Ruhun şâd olsun Ahmet Telli, genç ve saf olan o küçük kız, eski Taksim, hepinizin ruhu şâd olsun... 


veee

bloğun açılışı kutlu olsun!!! :))


mavi kalemli biri

Yorumlar

  1. Ezgiciğim öncelikle hayırlı olsun. Umarım nice yazılar yazar, böyle efil efil bizi coșturursun. Ayrıca daha iyi ya, bir sonraki yazı için bahane oldu sana, yazmaya.

    Sonra kocaman derler de aslında ne küçük diye de şaşırdım dünya. Biz de Beyazıt'tan Balat'a yürürdük, Taksim'den yürümektense daha iyi bence. (Yani sadece yol bakımından diyorum.)

    Bu arada her şeye rağmen Taksim de (hatta İzmir için Alsancak da) hep en gözde, hep en harika, en gezilmesi zevkli yer benim için. Bir ara Beşiktaş mı ya yoksa dedim de, yok, Taksim hala bambaşka.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder