5 Ağu 2026

Tsundoku, Kitapları Koklamanın Güzelliği ve Hoş Bir Yığın

Baştan söyleyeyim henüz sesli kitap dinleme işine bulaşmadım, e-kitap okuyucum da yok. Ama yalan olmasın yüzlerce kere okuduğum bazı kitapları -türünü belirtmeyeyim ama Schopenhauer olmadığı da kesin- pdf olarak telefonumdan okuyorum. Gerçi bu sayılmaz. Çünkü benim için kitap dokunulması gereken bir şey arkadaşlar. Hatta önce kokusunu güzelce bir içine çekeceksin, mümkünse arada ikinci el kitaplar alacaksın ki kitap kokusunda nirvanaya ulaşabilesin. Sonra işte, evde, metroda, vapurda... İşte neresi geliyorsa aklına, okumak için taşıyacaksın o kitabı, bazen de sırf kitapla uyumlu diye belli bir mekanda okuyacaksın bazı sayfaları. Aramızda kalsın ben öyle yapıyorum. 

Konu buraya nereden geldi derseniz sosyal medya sağ olsun yeni öğrendiğim bir kelime çok hoşuma gidince yaz kızım dedim kendi kendime. Meğersem ben eskisi kadar sık okuyamadığım halde onlarca yeni kitap alırken bilmeden tsundoku yığını oluşturuyormuşum. Tsundoku kısaca okuma niyetiyle alınan ancak okunmadan raflarda ya da köşelerde biriken kitap yığınlarını ifade ediyormuş. Eminim ki bazılarına bu eylem çok ama çok tanıdık gelecektir. Tıpkı bana aşırı tanıdık geldiği gibi... Kitap okumak çok güzel bir şey, ama kitap almak da öyle. Kısa bir süre içinde okumayacağını biliyor olsan bile... Bir kere bu durumun kendine özgü bir mutluluğu var, düşünsenize ilk boş anınızda okumadığınız onlarca kitap arasından seçim yapabilirsiniz. Üstelik kitapların kargoyla ulaşmasını beklerken yaşadığın heyecan da cabası. Kargo gelir, paket nazikçe açılır -bazen hunharca-, her birine tek tek dokunulur, sayfalar yüzünü hafif bir rüzgar yalar gibi çevrilir, masanın üzerine üst üste dizilir, arada sırada bakışılır, daha sonra da artık çok da yer kalmayan kitaplığa biraz zor olsa da yerleştirilir ki ben aralarından bazılarını masamda tutmayı severim. :)) 

Buradan tsundoku yoldaşlarıma seslenmek istiyorum. Arkadaşlar hasta değiliz, sadece kitapları çok seviyoruz ve kitaplarla çevrili olmak bize iyi geliyor. Buna hastalık diyenler olacaktır elbette. Ama onları çok da takmamanızı öneririm. Şahsen ben öyle yapıyorum. :P Kim daha çok kitabı olsun istemez ki? Üstelik benim için aldığım her kitabın bir hikayesi vardır mutlaka. Ya bir arkadaşım önermiştir ya çok sevdiğim bir dizide kitaptan bir bölüm laf arasında söylenmiştir ya da o kitap ansızın tam da ihtiyaç duyduğum anda karşıma çıkmıştır gibi gibi. O yüzden size son birkaç aydır satın aldığım kitaplarla yavaş yavaş oluşan tsundoku yığınımı göstermek istedim. Bazılarını okumak için özel planlar yapıyorum, bazılarını da Eylül ayında denize karşı okurum diye bekletiyorum, bir kısmı ise okunmak için daha uzun bir süre bekleyecek ne yazık ki. :))


25 Tem 2026

Bıraktığı Yerden Başlayabilir mi İnsan?


Selam, ben mavi kalemli biri

İlk gönderimin plansızlığının ardından neden mavi kalemli biri sorusunu yanıtlayayım dedim ama aslında bu da planlı bir gönderi değil. Şuan evde kimse olmadığı için rahatça yazabilirim diye düşündüm ve 'mavi' kulaklıklarımı da takıp mutfak masamda bu satırları yazıyorum. :) Aslında bu konuyla alakalı telefonuma not almıştım ve tam olarak şunları yazmışım: Ben mavi kalemli biri, herhangi biri, metroda ya da Kadıköy boğadan vapura doğru seke seke yürüdüğünü görebileceğiniz, kitapları koklamayı seven herhangi biri, etrafınızda çok olan ama görmek istediğinizde görebileceğiniz biri. Biraz romantik mi olmuş ne? Her neyse, blogun adı mavi kalemli biri çünkü mavi kalemleri çok seviyorum, bu kadar basit aslında. :)) Standart mavi kalemler değil elbette. Hani böyle şeker gibi rengi olan farklı tonlardaki mavi kalemler var ya işte onlara bayılıyorum. 

Bakırköy'ün eski zamanlarında kitapçılar köprüsü şimdiki gibi değildi, daha güzeldi, belki hissiyat olarak da daha doluydu. O zamanlar oradan minicik bir not defteri almıştım, taşıması kolay yazması zordu. İşten eve dönerken özellikle metroda çok kullanırdım o defteri ve mavi kalemimi. O zamanlardan hatıra işte bu blogun ismi. Sonra uzunca bir dönem yazmayı bıraktım, şimdilerde yeniden yazmak bana çok iyi geliyor. Öykü ya da şiirlerimin yayınlandığı bir platform var ama burayı tasasız bir şekilde yazmak için kullanmayı düşünüyorum. Ama yine de benim sağım solum belli olmaz. :) 

Sadece kendin için, içinden geldiği biçimde yazmak büyük bir lüks sanki artık. Ben de bu lüksü yaşamaya çalışıyorum. Bu sırada yazdıklarımı birileri okursa da ne mutlu bana. Uzun olmasını planladığım kısa bir yazı oldu, yine görüşmek üzere!



11 Tem 2026

İlk Gönderinin Planlanan İlk Gönderi Olmaması Durumu, Saf Gençlik Evresi, Ahmet Telli ve Şiir

İlk gönderim blog adının neden "mavi kalemli biri" olduğuna dair birkaç satırdan ibaret olacaktı ki zannediyorum birkaç satırı çokça geçecekti ama orası mühim değil. Peki, neden ilk gönderi blog adıyla alakalı değil de siz şuan planlanmamış bu ilk gönderiyi okuyorsunuz? Çünkü Ahmet Telli öldü. Ölmesi de mühim değil aslında, yani mühim -edebiyat camiasının başı sağ olsun- çok da sevdiğim bir şairdir, üzüldüm ama benim için asıl mühim olan bu haberi aldığımda aklımda beliren o sahne aslında...

Henüz on dokuz yaşındayken, İstiklal Caddesi'ni hâlâ seviyorken, saf bir gençlik evresindeyken -sanırım o evre bende epeyce uzun sürdü- elbette sevdiğim başka şeyler de vardı. Kalabalığın arasına her karıştığımda görmemenin imkânsız olduğu kırmızı nostaljik travmay mesela, şimdi kırk yılda bir gittiğimde görsem de pek etki etmiyor bana. Ama o zamanlar çok sevip hâlâ bayıldığım şeylerden biri de işten çıkıp hemen kendimi o kalabalığın arasına atmak ve ilk iş Mephisto'ya uğramaktı. O gün de diğerlerinden farklı değildi aslında. Kitaplar arasında dolaştım, evirip çevirdim, kokladım, birkaç DVD baktıktan sonra şiir bölümüne geldim ve alt raflardan birinde gözüme bir kitap ilişti. Kitabı aldım, rastgele açtığım ilk sayfada kitaba adını veren şiir bir güzel selam çaktı bana. Ahmet Telli'nin Çocuksun Sen şiirinden bahsediyorum. Şiiri okuduğumda o kadar afallamıştım ki bu kadar olur. O şiir bana birini hatırlatmıştı, anında kararımı verdim, bu kitabı ona hediye edecektim. Şiirin olduğu sayfanın kenarını da bir güzel katladım ki okumaması için hiçbir bahane kalmasın.

Kaç gün geçti bilmem, bahsettiğim arkadaşımla -yersen- buluşmaya karar verdik, iş çıkışıma gelecekti, geldi de. Yemek mi yedik, kahve mi içtik, bir yerlere oturmaya mı gittik hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım Taksim'den Balat'a kadar yürüdüğümüz. Kaç dakika sürdü acaba o yürüyüş? En sonunda yorulduk tabii biz de insanız, saat de geç olmuş sahilde boş bir bank bulup oturduk. Deniz üzerinde sandallar salınıyor, hafif bir esinti de var çıkarıp verdim kitabı. Hediye paketi de yaptırmışım bir güzel, yırtıldı tabii paket, kim uğraşacak o kadar bantla. Sonra ben işaretlediğim sayfayı açıp gösterdim okumasını istedim. O okurken ben de yanında öyle durup bekledim. Okumayı bitirince önce "beni anlatıyor," dedi sonra "seni anlatıyor," diye bitirdi yorumunu. Beğenmişti, sevinmiştim. Sonra biraz konuştuk ama ne konuştuğumuz önemli değil aslında. Önemli olan onda çokça olan kelimeler bitip, bendeki ufakcık tefecik kelimeler de tükenince öylece orada oturup kalmış olmamız. Ahmet Telli'nin öldüğünü öğrendiğimde ilk önce ne o kişi geldi aklıma, ne de kitabı aldığım gün. Aklıma ilk gelen şey Balat'ta denize karşı bir bankta yan yana oturmuş olan o iki gencin fotoğrafıydı. O zamanlar yazdığım bir şiirde "Kıvrımlarını hatırlıyorum Balat’ın." demişim. Evet ve hâlâ hatırlıyorum. 

Çok tuhaf değil mi? Bir zamanlar sevdiğinizi sandığınız kişinin yüzünü değil, beraber geçirdiğiniz birçok günden birini değil, sadece tek bir anı, tek bir duruşu hatırlıyor olmak. Aynı kitaptan sonra kendime de aldım, az önce baktım 2012 diye tarih atmışım, koskoca on dört sene. İşte böyle... Ruhun şâd olsun Ahmet Telli, genç ve saf olan o küçük kız, eski Taksim, hepinizin ruhu şâd olsun... 


veee

bloğun açılışı kutlu olsun!!! :))


mavi kalemli biri